Vücudun Kilo Alma ve Verme Mekanizması

“Nedir Bu Kalori?” başlıklı yazımızda kaloriden bahsettik. Aslında vücudun enerji alışverişini takip etmek için kullanılan, insan icadı bir birim olduğunu dile getirdik. Dolayısıyla aşağıdaki anlatımı daha iyi anlayabilmek için öncelikle bu yazıyı okumanızı taviye ederiz.

Kalori birimi bize ne kadar yemek yiyip ne kadar hareket etmemiz gerektiği konusunda genel bir fikir verir. Aşağıdaki detaylar ise sağlıklı kilo kaybı için ne zaman, neyi, ne kadar yememiz gerektiğini ve ne zaman, ne kadar, ne çeşit hareket etmemiz gerektiğini anlamaya yardımcı olur.

Ana besin bileşenleri olan yağ, karbonhidrat ve protein üçlüsü her yediğimiz yiyecekte değişik oranlarda bulunur. Sindirim sonrasında bu üç bileşen vücut tarafından değişik biçimlerde işlenir.

Yağ sindirim sonrası kan dolaşımı aracılığıyla deri altında ve iç organların çevresinde bulunan yağ hücrelerine taşınır ve buralarda depolanır. Hücreler yağı ancak özellikle ihtiyaçları olduğunda enerji açığa çıkarmak amacıyla kullanırlar. Doğru miktarda depolanan yağın vücut için önemli faydaları vardır:

  • Kaslar, dokular ve metabolizma için enerji kaynağıdır
  • Yağda çözünen A, D, E ve K vitaminlerini emer ve depolar
  • Soğuğa karşı korur ve ısı üretir
  • Kadınlarda adeti düzenler
  • Organ ve kemikleri yaralanmaya karşı korur

Protein sindirimden sonra kas ve dokuların oluşum ve onarımında kullanılır. İhtiyaç fazlası protein enerji için kullanılır veya dışarı atılır. Çok özel durumlarda vücut ihtiyaç fazlası proteini yağ olarak depolayabilir.

Karbonhidrat kaslarda ve karaciğerde glikojen olarak depolanır. Depolanan glikojen miktarı oldukça düşüktür (kişiden kişiye değişir, 500 gram mertebelerindedir). Aynı miktarda enerjiyi glikojen olarak saklamak yağ olarak saklamaktan daha fazla hacim gerektirdiği için depolanan glikojen sınırlıdır.

 

Nedir Bu Kalori?

Açılış yazımızda vücudumuzun ne kadar muhteşem bir makina olduğundan fakat ne yazık ki doğduğumuzda bize bu makinanın kullanımını anlatan bir kullanma kılavuzu verilmediğinden bahsetmiştik.

Vücudumuzun kilo alma ve verme mekanizması en basit haliyle aşağıda anlatılıyor. Bir sonraki yazımızdaysa aynı anlatımı biraz daha detaylı, beslenme ve enerji harcama düzenimizi kurma konusunda daha faydalı olan bir biçimiyle bulabilirsiniz.

Yemek yedikten sonra midemizde sindirilen besinler şeker olarak kana karışır ve kan şekerimizi artırır. Bunun üzerine pankreas otomatik olarak insülin hormonu salgılar ve bu hormon, kandaki şekeri kullanarak vücudumuzun kullanabileceği enerji haline çevirir. Bu enerji gün içerisinde hareket etmek, nefes almak, yemek yemek, çalışmak, spor yapmak için harcadığımız enerjidir. Mekanizma aslında bu kadar basit. Fakat modern yaşamda tüketilen yüksek besin miktarı kanımızdaki şeker miktarının enerji ihtiyacımızı aşmasına neden olur. Bunun sonucunda yine insülin hormonu vücudun enerji ihtiyacını karşıladıktan sonra (fazla yemek yemiş olmamız veya az enerji harcamış olmamızdan dolayı) kanda artan şekeri yağa çevirerek daha sonra ihtiyaç duyulduğunda kullanmak üzere vücudumuzda depolanmaya hazır hale getirir. Yani aslında kilo alma mekanizması doğal yaşamda vücudun besin bulunamayacağı zamanlara karşı aldığı koruyucu bir önlemdir. Tabii modern yaşamda eski çağların aksine her daim yiyecek bir şeylere kolaylıkla ulaşımımız olduğu için beslenme ve enerji harcama düzeni doğru kurulmadığı takdirde bu mekanizma günümüzün en önemli sorunlarından bir tanesi olan vücutta fazla yağlanma, yani kilo problemini yaratmaktadır.

Enerjinin birimi kaloridir. Bu nedenle yukarıdaki mekanizmayı kolayca izlemek amacıyla tükettiğimiz besinler kan şekerinden enerji haline dönüştürüldüğünde ortaya çıkan enerji miktarı “alınan kalori”, vücudumuzun belli eylemleri gerçekleştirmek için harcadığı enerji de “yakılan kalori” olarak adlandırılır. Alınan kalori miktarı yakılan kalori miktarını geçtiğinde vücut bir üst paragrafta anlatılan mekanizmayı kullanarak biriken fazla enerjiyi yağ olarak saklar, yani kilo alırız. Yakılan kalori miktarı alınan kalori miktarını geçtiğinde ise vücut yine yukarıdaki mekanizmayla kandaki şekerinden elde ettiği enerjiyi harcadıktan sonra diğer enerji kaynaklarını devreye sokar. Bunlardan birisi de vücutta birikmiş yağ olduğu için kilo veririz.

Yıllar Boyu Kilo Verme Trendleri

Kilo vermek, özellikle endüstriyel devrimden sonra giderek hareketsizleşen ve tükettiği besinlerin özellikleri değişen insanoğlu için uzun yıllardır süregelen bir ihtiyaç. Peki bu ihtiyacı karşılamak için kullanılan “diyetler” ve diğer çözümler çağlar boyunca nasıl değişiklik göstermiş? Aşağıda bazılarını bulabilirsiniz:

  • 1500’lü yıllarda bir yazar olan Luigi Cornaro 40 yaşında bozulan sağlığına müdahale etme ihtiyacı duyarak günde sadece 350 gram ekmek, yumurta sarısı, et ve çorba ile 400 ml şarap içeren diyetini uygulayarak 100 yaşına kadar yaşadı.
  • 1820 yılında Lord Byron “Sirke ve Su Diyeti”nin yaygınlaşmasına ön ayak oldu. Bu diyette elma sirkesiyle karıştırılmış su içiliyor, sirkenin açlığı bastırdığı düşünülüyordu.
  • 1925 yılında bir sigara markası olan Lucky Strike “Tatlı yerine bir Lucky Strike’a uzan!” kampanyasıyla nikotinin açlığı bastıran özelliklerini ön plana çıkardı.
  • 1930’lu yıllarda meşhur Greyfurt Diyeti (ya da Hollywood Diyeti) ortaya çıktı. Düşük kalorili bu diyet her öğünde bir adet greyfurt yemeyi öneriyordu.
  • 1950’li yıllarda ortaya çıkan Lahana Çorbası Diyeti sınırlı bir diyetle beraber her gün lahana çorbası içerek bir haftada 5-7 kilo kaybetmeyi vadediyordu.
  • 1960’lı yıllarda “Weight Watchers” oluşumu Jean Nidetch tarafından yaratıldı.
  • 1970’li yıllarda ilaçla kendini uyutarak az yemeyi sağlayan “Uyuyan Güzel Diyeti” ortaya çıktı.
  • 1975 yılında Florida’lı bir doktor “Çörek Diyeti”ni yarattı. Bu diyette değişik proteinler içeren çörekler yeniliyordu.
  • 1977 yılında kilo vermek amacıyla gün içerisindeki bir öğün yemek yerine içilen bir içecek olan “Slim Fast” piyasaya çıktı.
  • 1979 yılında bir kilo verme ilacı olan phenylpropanolamin (PPA) içeren “Dexatrim” çıktı. 2000 yılında PPA artan felç riskiyle ilişkilendirilince ilacın formülü değiştirildi.
  • 1982 yılında Jane Fonda’nın önderliğinde bir “Aerobik” çılgınlığı başladı. Sloganı: “Acı yoksa, kazanç da yok (No pain, no gain)”
  • 1985 yılında ortaya çıkan “Fit for Life Diyeti” protein ve kompleks karbonhidratların aynı öğünde yenmesini yasaklıyordu.
  • 1991 yılında iyice yaygılaşan düşük yağ (low fat) diyetleri sayesinde McDonald’s bile menüsüne az yağlı McLean Deluxe Burger’i ekledi.
  • 1992 yılında Dr. Robert C. Atkins yüksek protein ve düşük karbonhidrat içeren “Atkins Diyeti”ni yayınladı.
  • 1995 yılında her öğünde belli oranlarda karbonhidrat, yağ ve protein yenilmesini öneren “Zone Diyeti” özellikle ünlüler arasında çok yaygınlaştı.
  • 2003 yılında Miami’li doktor Arthur Agatston “The South Beach Diet” adı verilen ve Atkins’in biraz daha az katı bir versiyonu olarak kabul edilen düşük karbonhidrat diyetini çıkardı.
  • 2004 yılında FDA kalp krizleriyle ilişkilendirdiği kilo verme ilacı efedranın satışını yasakladı.
  • 2006 yılında Beyonce’un yaygınlaşmasında başı çektiği; sıcak su, limon suyu, akçaağaç şurubu ve kırmızı biberden oluşan bir karışımın içilmesiyle yapılan “Master Cleanse” yaygınlaştı.
  • 2007 yılında tüketilen yemeklerdeki yağların bir kısmının kana karışmasını engelleyen “Alli” adındaki ilaç ortaya çıktı.
  • 2011 yılında 500-800 kalori sınırlı ve bir ilaç alınmasını gerektiren (pek çok eleştiriye de hedef olan) “HCG Diyeti” yaygınlaştı.

Sağlıklı Yaşa, Formda Kal

Sihirli ilaçlar, farklı diyetler, teknolojiler, yeni “tarz” egzersizler, estetik ameliyatlar… Zayıflamak için her şeyi, her yeniliği denemek istiyoruz. Tekdüzelikten hiç haz etmiyoruz. Bu nedenle günümüzde baş döndürücü bir hızla değişen, sınır tanımayan seçenekler sunan ve bizlere neye inanacağımızı şaşırtan devasa bir zayıflama sektörü oluşmuş durumda. Oysa ki çoğumuzun farkında bile olmadığı en etkili sağlıklı zayıflama silahı en yakınımızda… Her ne kadar bizlere sunulan bu sonsuz seçeneklerin arasında çözüm arayıp dursak da, defalarca deneyip bazen hiç başaramasak, bazen de başarsak ama tekrar istemediğimiz duruma geri dönsek de bir gerçeği göz ardı ediyoruz. Sağlıklı yaşam veya zayıflamak için lazım olan tek araç doğduğumuzda bizlere hediye edilmiş olan “muhteşem makina”: Vücudumuz.

Vücudumuz doğal olarak bizleri sağlıklı, mutlu ve dinç tutmak için tasarlanmış bir sistem. Yeter ki biz ona işlevlerini yerine getirmesi için yardımcı olalım. Malesef doğduğumuzda hiç birimize vücudumuzu nasıl kullanacağımıza dair bir “kullanma kılavuzu” verilmiyor. Önce yakın çevremizde gördüklerimiz, sonra sağdan soldan duyduklarımız ve en son okuyarak öğrendiklerimizle kendimizce onu doğru kullanmaya çalışıyoruz. Ama bunu ne kadar başarabiliyoruz? İnceFil vücudumuzu sağlıklı yaşamak, zayıflamak, iyileşmek, yenilenmek ve hatta gençleşmek için nasıl  kullanmamız gerektiğini, ona nasıl davranmamız gerektiğini araştırıyor.

Vücudumuz pek çok organ ve fizyolojik sürecin bir ahenk içerisinde bir arada çalıştığı muhteşem bir sistem. Yeni teknolojilerin, onlarca özellikle süslenmiş olan son model telefonların, araçların, cihazların peşinden koşan bizlerin değerini tam olarak kavrayamadığımız, özellikleri günümüzün çok ötesinde, harikulade bir makina. Bırakın vücudumuzun amatör sahibi olan bizleri, modern tıbbın bile vücudun ayrı bölümlerine, moleküler seviyeye ve mikroteknolojilere odaklanmasından dolayı detaylarında kaybolduğu  ve tamamına bir bütün olarak bakmayı ihmal ettiği bir varlık.

Oysa ki detaylarda kaybolmak yerine, her bir vücut işlevi için uzmanlıklar geliştirmek, vücudu birbirinden ayrı bir takım işlevler topluluğu olarak görmek yerine onun birbiriyle büyüleyici bir ahenk içerisinde çalışan bölümlerinin oluşturduğu bütününü tam olarak görmeye çalışsak… Kendi kendini temizleyen ve düzelten özelliklerini bir bütün olarak anlamaya odaklansak… Belki de şu anda insanlığın başına musallat olmuş olan pek çok sorunu daha fazla ilaç, daha fazla hastane ve daha fazla doktor yerine daha basit formüllerle çözebiliriz. İşte İnceFil’de sağlığa bu açıdan bakıyoruz.